Bir Gezinin Ardından… Çankırı, Tuz Mağaraları Gezisi

Paylaş:

    ATO 2026-2028 döneminin ilk gezisi için rotamızı Çankırı’ya çevirdik.

    Gezi için sabah erken saatte eski Ankara Tren Garından Tuz Ekspresi’ne bindik. (94 yıl önce de Tenezzüh (Gezinti) treniyle Çankırı’ya gidilirmiş.) Bütün organizasyonlar Çankırı Belediyesine aitti. İnanılmazdı, çok etkilendik. Treninin 4 kompartımanı 4 tur şirketine ayrılmış, hepsi doldurabildiği kadar doldurmuştu. Biz de Tempo Tur rehberliğinde ATO olarak yerimizi aldık. Sandviç, su ve meyve suyu ikramı oldu. İsteyenler termosta çaylarını getirmişti. Çankırı Üniversitesinden bir genç gitar çalarken diğeri de Çankırı’da fosilleri bulunan Tuzi Kaplanının kıyafetinde dolaştı. 2 öğrenciye burs desteği sağladık diyebilirim. Uyumak isterken 3 saat hızla geçiverdi. Pek birlikte olamadığımız arkadaşlarla, eski hocalarımızla bu gezi vasıtasıyla tekrar buluşmak, sohbet etmek çok güzeldi. Gezimiz boyunca tren bizi bekleyeceği için fazla eşyalarımızı bırakarak indik trenden.
    Çıkışta minik Yaranların müziği ve folklor gösterisiyle karşılaştık. (Bölgede Ermeni nüfus çokmuş, rekabet için “yaranlık” başlamış. Yaranlık kuralları çok katı ve anlamlı. Mesela hileli mal satanın pabucu dama atılır, bir daha iş yapamazmış!)
    Ardından herkes grubumuza ayrılmış otobüse bindi. Rehber hanımın güzel açıklamalarıyla Yarenler anıtını, Hititlerden kalma İnandık Vazosu heykelini, Kucaklama Taşını, tarihi binaları, kütüphane olarak kullanılan uçağı, Bakkal-Tuz gölünü uzaktan görerek gezimiz başladı. Gar yakınında Yanığın Emine heykeli de var ama görünmez hale gelmiş. Şehirden 18 kilometre uzak, 150 metre derinlikte, hep 13-15 derece olan, Hitit devrinden beri kullanılan Tuz Mağaralarının turistlere açık kısmına girdik. (Günlük 1500 ton tuz çıkarılıyor. Buradaki tuz 400 yıl yetermiş bize. 84 mineral içeriyormuş! Göl ve deniz tuzunda mikro plastik olabilir, kaya tuzu daha sağlıklı denildi.) Tuz mağaralarında eski yıllara göre çok büyük bir alanda gezdik.  Duvarlara mağarada bulunan fosil hayvanların rölyefleri yapılmış. Tuz Kafe bile vardı, tıbbi kısım da! Keloğlan’a ait olduğu söylenen(?), mağarada bozulmadan 100 yıl kalan Eşek incelemeye götürülmüş, bozulmaya başlayınca mağaraya geri getirilmiş! Tarihte tuzu olanlar zengin kabul edilir, önce tuz ikram edilirmiş. (Tuzu kuru!) Maaş yerine de verilirmiş. Salary’nin Salt sözcüğünden geldiği de söyleniyor. Keçilerin bazı kayaları yalaması sayesinde Hititler 5000 yıl önce bu mağaraları keşfetmiş. Mağaraların civarında toprak tuzlu olduğu için büyük ağaç görülmüyordu ama arpa, buğday, nohut yetişiyormuş.

     Çankırı adı Kangırı’dan geliyormuş. Yani keçisi bol memleket. Şimdi pek kaldığını sanmam… 1074’de Emir Karatekin Çankırı’yı fethetmiş, bu yüzden onun adını her yerde gördük. Joyana oteli terasında 700TL’ye coğrafi işaretli yemekler yedik. (Ekim ayında 450 idi ve 2 şey daha vardı menüde. Enflasyona bakın! Ama zaten yediklerimiz fazla bile geldi) Tutmaç çorbası, sarımsaklı et, Kızılırmak pirincinden pilav ve tuzda pişmiş tavuk, sarımsaklı yoğurt, ev baklavası gibi Hameyli tatlısını tattık, daha ne olsun! Revani benzeri yumurta tatlısı, Yoka ekmek muskası, pıhtı, ehlibir, yazma çöreği, kesme kadayıfı gibi coğrafi işaretli yiyeceği çok Çankırı’nın! Testide, yeraltında aylarca bekletilen küpecik peynirini de tattık, güzeldi, hemen aldık. Aldıklarımızı otelde bırakıp, dönüşte aldık. Çünkü gezinin ikinci kısmında otobüsü terk edip yaya devam edecektik. Tarihi sokaklardan, restore edilmiş evlerin arasından yürüyerek birçok yere gittik. Kültür Evi (1870) savaş zamanı revir, sonra ev olarak kullanılmış, 2004’de yüzde 85 halk bağışıyla restore edilmiş. Dr. Kamil Rıfkı Urga’nın zamanından kalan ve halkın da ekleme yaptığı eski eşyalar bize de eski günlerimizi hatırlattı… Ferit Akalın Radyo ve İletişim Müzesi'nde hem 90 adet tarihi radyo ve iletişim aracını gördük, hem de iletişimin tüm dünyadaki gelişimini izledik, dinledik. Vizontele’deki çanak icat edip televizyonu çalıştırma hikâyesi aslında burada Ferit Bey tarafından gerçekleştirilmiş. Yılmaz Erdoğan’ın babası burada çalıştığı için öğrenmiş. Zeki Müren de burada askerlik yapmış ve konserler vermiş. “Zeki Müren de bizi görecek mi?” sözü de buradan geliyor. Hazımiye-Buğday Pazarı Medresesi’ni gezip  (1875) ahşap merdivenlerde pozumuzu verdik. Kaybolmuş meslekleri canlandıran kısımlar, büyük oda çok güzeldi. Sonra yağmurda koşturarak Çamaşırhane’ye (1885) ulaştık. Aramızdaki Çankırılı hocalarımızdan biri oraya çocukken, hamam olarak da kullanılırken getirilmiş, duygulandı, yeni halini de beğenmiş. Hepimiz etkilendik. Karataş Hamamını (1609) ise Kilim Müzesi olarak gördük. Gayet güzel olmuş. Kilim dokuma kursları da varmış. Çankırı Müzesinde paleontoloji, etnografya ve arkeoloji bölümlerini gezdik. Orijinali Anadolu Medeniyetleri Müzesinde olan İnandık Vazosu heykeli de vardı. Üstünde kabartmalı tören ritüelleri, çalgılar, içkiler var. Dijital bölümde bütün şekillerin açıklamasını okumak mümkündü. Taş Mescit (1235) ve Mevlevihaneyi de gezdik. Tıp ve Eczacılık sembolleri, yani kadehe sarılmış yılan, birbirine sarılmış yılan motifleri burada yaratılmış. Taş Mescit ve müzede gördük bunları. Aramızda Çankırı Liseli hocalarımız vardı, park edemedik ama lisenin yanından geçip o güzel binayı da gördüğümüz yerlere ekledik… Dış restorasyonu yapılmış bina çok. Müzeler genelde ücretsiz ya da çok ucuzdu, biz zaten para vermiyorduk. Tatlı Çay şehri ikiye bölüyor ama Eskişehir gibi kullanamamışlar. Gittiğimiz her yerde çoğu kadın görevliler bilgi verdi. 150 kadar gazozumuzla vitrinini dolduran Hazımiye Gazozcusu ve yanındaki güzel kahvecide kısa bir mola sonrası cevizli sert helva ve tahin helvası,  tuz ürünleri alınarak gezi bitirildi.

    Saat 19.00 treni ile hareket edip, tren sohbetleri yaparak 22.00 civarında Ankara’ya vardık. Bir gezinin ardından yorgunduk ama çok mutluyduk…

    Küçük bir not olarak eklemek gerekirse, bu etkinlik yaz ve baharda her Cumartesi yapılıyor, tren kalkıyor. Arabayla gelinmesi halinde otobüslerin çıkamadığı kaleye (duvar filan kalmamış ama tepe işte!), Tarihi Çan Saati’ne (1866), Sultan Süleyman Camii'ne, Çivitçioğlu Medresesi’ne de (1754) gidilebilir. (Çivitçioğlu’nda Sadaka Taşı hala sürüyor ve biriken para SMA’lı çocuklara bağışlanıyor, bütün odalarında ücretsiz kurslar düzenleniyor.) Ekim sonuna doğru gidildiğinde İstiklal yolu yürüyüşü yapılırmış, yol yağmur altında yürünerek o zamanın zorlukları daha iyi hatırlanırmış.